Allah Teâlâ, her bela ve musibeti, neticesi itibarıyla mü’min kulları için bir rahmet vesilesi ve arınma vasıtası kılmıştır. Elverir ki, insan, zâhiren çirkin yüzlü hadiseler karşısında kadere taş atmasın ve Cenâb-ı Hak’tan şikâyetçi olmasın.
Nitekim, Kur’an-ı Kerîm’de, “And olsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık ya da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiklikle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına bir musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 2/155-156) buyurulmaktadır. Özellikle belaya maruz kalınan vakitlerde, bütün varlığı yaratan Hâlık-ı Kevn ü Mekân’ın kendi mülkünde dilediği tasarrufu yapabileceğini düşünmek ve “Biz Allah’a âidiz” diyerek malı, canı ve her şeyi Allah’a teslim etmek musibetlerin üstesinden gelmek için muazzam bir güç kaynağına dayanmak demektir. Bu itibarla da, musibetten hemen sonraki sükut ve tefekkür faslını, Allah’a iltica ve O’na arz-ı halde bulunma safhası takip etmelidir. (DEVAMINI OKU)
Meselelerimiz birer matematik problemi gibi olsaydı, önemli değildi. Hiçbir meselemiz şuraya buraya yazılıp, bırakılamıyor. Göğsümüzde büyüyor, beynimizi meşgul ediyor, hayalimizin sırtına binerek tehlikeli ufuklara gidiyor.
İnsan kendini idare edemezse cemiyetten gelen dertler, insanı sarsıp, eğlence diyarına atıyor. Gayri meşru eğlenceler insanı hissiz, duygusuz, anlayışsız ve düşüncesiz hale getiriyor. Cemiyetten gelen dertlere karşı kendimizi korusak, bu sefer de dertsiz kalamayız, dert icat ederiz. Dert, insanın ayrılmaz arkadaşı. (DEVAMINI OKU)